27 Nisan 2007

Çernobil ve Nükleer Enerji Gerçeği (Yazı Dizisi - 3 gün)

Özgür Gürbüz
Bu yazı dizisi, Birgün Gazetesi'nde 27-28-29 Nisan 2007 tarihlerinde yayımlandı.

 
Aradan geçen 21 yıla rağmen, tarihin en büyük nükleer kazasının ardından temizlik çalışmalarına katılan 800 bin kişinin akıbeti hala bilinmiyor. Tasfiyeci adı verilen ve çoğu asker olan bu 800 bin kişiden, 25 bininin öldüğü, 70 bininin sakat kaldığı Sovyetler Birliği dağılmadan önce elimize ulaşan tek resmi bilgi. Bazı bağımsız kaynaklar ise ölü sayısının toplam 60 bin ve sakat kalanların ise 165 bin olduğunu söylüyor. Tasfiyecilerin bir kısmı hala Çernobil kazasının sonuçlarına katlanmak zorunda olan Ukrayna, Belarus ve Rusya’da yaşıyor. Bir kısmı da, kazadan sonra ölen insan sayısının tam olarak hesaplanamaması için bilerek gönderildikleri eski Sovyetler Birliği’nin değişik ülkelerindeler           ya da çoktan öldüler.
Çernobil Kasabası’nın merkezindeki itfaiye müfrezesinin tam önünde, 4 numaralı reaktördeki patlamaya müdehale eden itfaiyeciler adına dikilen bir anıt var. O anıtta, “Dünyayı kurtarmak için öldüler” yazıyor. 26 Nisan 1986 yılında, sabah bir buçuğa doğru kontrolden çıkan ve patlayan reaktördeki yangını söndürmek için alevlerin içine atlayan bu insanlar için söylenebilecek tek cümle bu olsa gerek. Tam 1800 uçuş yapan helikopterlerin 5 bin tona yakın kum ve kurşunu yangını söndürmek için reaktörün tepesine boşalttığını da söylersek sanırım bu kazanın büyüklüğü hakkında doğru bir fikir vermiş oluruz.
Çernobil’in sonuçları, nükleer santral planlarını etkilediği için saklanıyor
Kazanın ilk anında yaşananlar tam bir trajedi olsa da, içindeki radyasyonun havaya ve toprağa bulaşmasıyla etki ettiği alan ve tehdit ettiği insan sayısı da arttı. İlk olarak 27 Nisan’da, santrale 3 kilometre uzakta olan Pripyat Kasabası’ndaki 45 bin kişi başka bölgelere göç ettirildi. Bugün bilebildiğimiz, toplam 400 bin kadar insanın başka bölgelere göç ettirildiği. Radyoaktif bulutlar, Rusya, Belarus ve Ukrayna’da 7 milyon insanın yaşadığı bir alanı etkiledi. Daha sonra ise hepimizin bildiği gibi rüzgarların etkisiyle neredeyse tüm dünyaya yayıldı. Edirne ve Karadeniz’de yağan yağmurların da etkisiyle toprağa ve suya karıştı. Mayıs başında Edirne derken Karadeniz ve tüm Türkiye bu bulutlardan nasibini aldı.
Geçen yıl Türk Tabipler Birliği ve Hopa Belediyesi’nin yaptığı ortak çalışma gerçekleri gözler önüne serdi. Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47’sinin nedeni kanser olarak açıklandı. Ama bu rapor da görmezden gelindi aynı, kazanın olduğu yıl çayda bulunan radyasyonun görmezden gelindiği gibi. Zamanın Başbakanı Turgut Özal, “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” derken dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, “Biraz radyasyon iyidir” gibi halkı rahatlatacak açıklamalar yapıyor, televizyon karşısında çay içiyorlardı. O zaman Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun başında olan Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre de, çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını söylüyor, bir yandan da yaptıkları analizlerde yüksek seviyede radyasyon bulan ODTÜ Kimya Bölümü’nden Dr. Olcay Birgül, Dr. İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Dr. Aykut Kence’nin hazırladığı raporun basına sızmasından dolayı rektör Mehmet Gönlübol’a hiddetli bir mektup yazıyordu. “Çayda Radyoaktivite Ölçümleri” adlı raporda, 1985 tarihli bazı Çay Çiçeği paketlerinde yüksek radyoaktiviteye rastlandığı belirtiliyor, bulunan oranların bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olduğu ve yüzde 65’leri bulduğu açıklanıyordu. Bilinen eşik değerleri geçmek için her gün bu çayla demlenmiş 5 bardak “tavşan kanı”na ihtiyacınız vardı. Kaldı ki raporda da belirtildiği gibi radyasyonda eşik değer yoktu ve temel amaç mümkün olan en az radyasyona maruz kalmak olmalıydı. Raporu hazırlayanlar hamile kadınlar ve çocukların daha az çay içmeleriyle başlayan bir dizi öneride bulunuyordu ama sorumluların sesi daha gür çıkıyordu. Zaten bir süre sonra böyle raporlar hazırlamak ve sunmak da kontrol altına alındı; YÖK işbaşındaydı. Radyasyonla ilgili sorularınızı artık malum yetkililere sormak zorundaydınız ama aldığınız yanıtlar pek tatmin edici olmuyordu. Hele de radyasyon düzeyleriyle ilgili rakamları sorarsanız şöyle yanıtlar alabiliyordunuz: “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım rakamı ne yapsın? Çernobil’le ilgili olarak benden başka kimsenin konuşmaması için emir verdim. Ben Osmanlı devlet geleneğinden geliyorum ve bu hiyerarşi anlayışını benimsiyorum”. (Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, 6 Haziran 1986 TAEK Başkanı)
Greenpeace’in 1996 yılında yayınladığı raporda da açıkça ortaya konduğu gibi radyasyonlu çayı halka içirmenin tek yolu, “temizdir” demek değildi. İlginç yöntemler ortaya çıktı. Örneğin harmanlama tekniği; 1985 yılı çaylarıyla yeni hasat edilmiş çaylar harmanlanıp yeniden paketleniyordu. Sözümona radyasyon seviyesinin düşürüldüğü söylenen bu teknik tam tersine, tüm çayları kirletiyor ve herkese radyasyonlu çay servisi yapıyordu. 30 Aralık 1986’da, 58 bin ton çayın gömülmesi için karar alındı ancak bu karar ancak Ocak 1998 yılında Resmi Gazete’de yayınlandıktan sonra yürürlüğe girdi. Depolarda bekleyen çaylar kaçırıldı. Dere kenarlarında bekletilenler suya, yakılan çaylardan çıkan radyoaktivite havaya karıştı. Yakma seçeneğinden vazgeçildi ancak tüm bu kargaşada 130 bin ton çay tüm Türkiye’ye afiyetle içirildi.
O gün, çaydaki, topraktaki ve havadaki radyasyonu saklamanın tek bir nedeni vardı. Türkiye’ye nükleer santral kurulmak isteniyordu ve nükleer enerjinin maskesini düşüren bu kazanın etkilerinin tam olarak bilinmesi nükleer lobinin işine gelmiyordu. Geçen yıl Hopa’da açıklanan raporun görmezden gelinmesi ve Karadeniz insanıyla adeta alay edercesine, çığ gibi artan kanser vakalarını sigaraya ya da insanların psikolojilerine bağlamanın ardında da aynı neden var. AKP Hükümeti, kolları sıvamış, nükleer lobiye Türkiye’de uygun bir yuva bulmaya çalışıyor. Böylesine büyük ihaleler gündemde olduğu sürece, binlerce insanın önemsiz hayatlarını konu alan raporların tabi ki değeri olmayacak. Çünkü işin ucunda büyük paralar diğer tarafta ise ucuz hayatlar var. 
Nükleer enerji geri mi geliyor?
Amerika’daki Üç Mil Adası ve ardından meydan gelen Çernobil kazası nükleer endüstriye büyük bir darbe vurdu. O güne kadar pek konuşulmayan, atık sorunu, gerekli güvenlik önlemleri alınsa bile sıfıra indirilemeyen büyük risk ve elektrik üretim maliyetleri daha dikkatli incelenmeye başlandı. Bu ince hesapların ardından yeni siparişler iptal edildi ve birçok ülke arka arkaya nükleer santrallerini kapatma kararı aldı. 103 reaktörü olan ABD’de 1978 yılından sonra yeni bir sipariş olmadı. Hatta 1973 yılından sonra alınanlar da tamamlanmadı. Bugün söylenenin aksine, en başta gelişmiş ülkeler nükleer enerjiden vazgeçti. Avusturya tek reaktörü Zwentendorf’u (Siemens yapımı) 1978 yılında hiç çalıştırmadan kapattı. Bugün Avusturya elektriğinin % 70’ten fazlasını yenilenebilir enerjiden sağlıyor. Hiç nükleer santral kurmayan Norveç’te bu oran daha da yukarıda. İtalya, 4 reaktörünü de kapattı. İsveç’te referandum sonuçları uygulanmaya başlandı. 1999’da Barseback I, Haziran 2005’te ise Barseback II kapatıldı. 
11 Mayıs 2005’te, Almanya’da Obrigheim(357MW) reaktörü kapatıldı ve nükleer enerjiden vazgeçme yönünde alınan karar uygulanmaya başlandı. Bu reaktörü Stade(672MW) izledi. Bir sonraki durak ise bu yıl kapatılacak olan Biblis A(1225MW) reaktörü. İspanya 30 Nisan’da Jose Cabrera santralini kapatarak çalışır reaktör sayısını 8’e indirdi. 7 nükleer santrali olan Belçika, santrallerini en fazla 40 yaşlarına kadar çalıştırmayı ve daha sonra kapatmayı kabul etti. 2025 yılında Belçika’da nükleer santral kalmayacak. İngiltere’de ise şu andaki durumda bir değişiklik olmazsa aynı tarihte sadece 1 santral çalışıyor olacak. Halihazırda 1 adet reaktörü olan Hollanda’da yeni reaktör yapmama kararı aldı. Avrupa’da 1989 yılında 172 olan reaktör sayısı şu anda 145’e düşmüş durumda. Tüm bu kararlar, küresel ısınma yüzünden kömür ve doğalgaz santrallarından da kurtulmaya çalışan bu ülkelerde hala değişmedi. Zaten, yaşlanan reaktörlerin yenilerinin yapılması yönünde bir karar alınsa bile nükleer enerjinin düşüşü engellenecek gibi gözükmüyor. Nükleer santraller ilk yatırım maliyetlerinin pahalı olması, en erken 8-10 yılda inşa edilmeleri, nükleer atık sorunun halledilememiş olması nedeniyle enerji sektörü tarafından çok sevilen bir seçenek değil. Buna, inşaat sırasında çıkan gecikmeler, kamuoyu baskısı ve rüzgar, güneş, biyokütle ve küçük hidro gibi yenilenebilir enerjilerin önelemez yükselişi de eklenince nükleer lobi gözünü bu hesapların daha fazla kapalı kapılar ardında yapıldığı Türkiye gibi ülkelere dikiyor. Yapılan tüm bu propagandaya rağmen ükleer enerjinin çaresizliğini en iyi, Uluslarararası Enerji Ajansı’nın, Dünya Durum Raporu 2006’daki tahmini özetliyor. Elektrik enerjisi üretiminde nükleerin %16 olan bugünkü payı 2030’da %10’a gerilerken, hidroelektrik hariç tutulmasına rağmen yenilenebilir enerjinin %2 olan payı, %7’ye çıkıyor. Nükleer karşıtlarına inanmayanlar bakalım UEA’ına inanacaklar mı?


Nükleer enerji ucuz mu?
Çoğu kez unutulan bir gerçek nükleer enerji santrallerinin radyoaktif atıkları saymazsak ürettiği tek şeyin “elektrik enerjisi” olduğu. Nükleer santrali olan bir ülkenin aya gideceği masallarıyla nükleer mühendis yetiştirildiği ülkemizde, bu da pek konuşulmayan acı bir gerçek. Nükleer santrallar da aynı, hidroelektrik, doğalgaz, kömür ve rüzgar santralleri gibi elektrik üretiyor. Bu nedenle de atlanılan önemli nokta nükleer santrallerin diğerlerine göre ne kadar ucuza ya da pahalıya elektrik ürettiği.
Bugün, bir kömür santrali ya da doğalgaz santralinde üretilen 1 kilovatsaat elektriğin kaça malolduğu, yakıtın fiyatına, işletme giderlerine, santralin verimliliğine ve ilk kuruluş maliyetine bağlı olarak değişir. Çevre bilinci gelişmiş bazı ülkelerde bu hesaplara “harici maliyetler” ya da “çevresel/toplumsal maliyetler” de katılır. Bugün çok konuşulan karbon vergileri de aslında bu tür bir hesaplamanın sonucu. Örneğin Yatağan termik santrali yüzünden etrafındaki zeytin ağaçları zarar görmüşse, bu ağaçlardan normal şartlarda elde edilmesi beklenen gelir santralin maliyet hesaplarına eklenir. Böylece gerçek maliyetler hesaba katılmış olur. Kyoto Protokolü’nün iklim değişikliği için önerdiği mekanizmalardan biri olan “Emisyon Ticareti” de benzer bir mantıkla çalışır. Bu maliyetlerin hesabı nükleer santrallerde gerçekten çok zor. Nükleer sızıntı ya da kazanın getireceği toplumsal maliyetlerin hesaplanamayacak kadar büyük olması, santrallerden çıkan ve binlerce yıl radyoaktif kalan atıkların ekonomik külfetinin nasıl hesaplanacağının bilinmemesi ekonomistleri oldukça zorlayan konular. Tüm bu belirsizlikler nükleer santrallerin maliyetlerini hesaplamayı zorlaştırsa da, daha kolay hesaplanabilir verilerle yapılan araştırmalar bile nükleer enerjiye neden eskisi kadar sıcak bakılmadığını ortaya koymaya yetiyor. 



2003 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) “Nükleer Enerjinin Geleceği” raporu aslında nükleer enerjinin hangi koşullarda diğer kaynaklarla başedebileceğini araştırmak için yapılmış bir anlamda “taraf” bir çalışma. Nükleer santraller için ilk yatırım maliyetlerinin 1 kilovatlık kurulu güç için 2000 dolara düşmesi ve işletme-bakım giderlerinin üretilen her kilovatsaat için 1,5 sent olması durumunda ortalama maliyetin ne olacağı araştırılmış. Burada unutulmaması gereken, Finlandiya’da kurulan reaktöre verilen ve damping yapıldığı gerekçesiyle AB içinde mahkemelik olan santralin bile ilk yatırım maliyetinin 1 kilovat için 2310 dolar olduğu ve bu rakamın da, daha inşaatın 18 ayında yaşanan aksilik sonucunda şimdiden 3000 doları bulduğudur. Tüm dünyaya en modern nükleer reaktör olarak lanse edilen bu modelin inşaasının şimdiden 18 ay geciktiğini de belirtmek lazım. Yine, bilinen en ucuz işletme ve bakım giderlerinin de çalışmadaki iyimser rakamın üsütünde, 2 sent civarında olduğunu da anımsamakta fayda var. Bu hesaplamada biraz önce bahsettiğimiz çevresel maliyetler yer almazken, atıklar ve sökümle ilgili maliyetler de hesap dışı bırakılmış. Nükleerle karşılaştırılan doğalgazın ise fiyat artışı gözönüne alınmış. İşte tüm bu nükleerin lehine yapılan tahminlere rağmen, nükleer santraller 25 ve 40 yıl çalıştıkları varsayılan iki senaryoda da kömür ve doğalgaz (yüksek fiyat senaryosu bizim ödediğimiz miktara yakın) santrallerinden pahalıya elektrik üretiyor.


25 yıl
40 yıl
Nükleer santral
7,9 sent
7,5
Kömür santrali
4,8
4,6
Doğalgaz santrali
5,5
5,7
Future of Nuclear Power, MIT

Nükleer enerji oldukça uzun deneyimleri olan ülkelere baktığınızda bu ekonomik tablonun ne kadar doğru olduğunu görebilirsiniz. Bugün örnek gösterilen Fransa’nın elektrik şirketi EDF’in nükleer santral kaynaklı borcu 30 milyar doları aşmıştır. Bir devlet politikası olarak 1973’teki petrol krizinden sonra benimsenen nükleer enerji politikası sonucu Fransa bugün bir Türkiye kadar, 40 bin MW’lık fazla güce sahiptir. Diğer ülkelere maliyetine elektrik satarak zararını kapamaya çalışan Fransa’da bazı nükleer santraller hafta sonları kapatılıyor. Çünkü elektrik ihraç edilen komşu ülkelerin sanayi tesisleri hafta sonu elektrik talep etmiyor! Bugün 59 nükleer santrali olan Fransa ile 17 santrali olan Almanya’da elektrik fiyatları aynı seviyelerde seyretmektedir ama Türkiye’de açıklama yapan kimi yetkililer hala 2 sent’e elektrik üretildiğini iddia ettikleri nükleer santralleri hayata geçirmeye çalışmakta. Eğer Türkiye bundan sonraki enerji politikalarını nükleere dayandırma niyetindeyse, doğalgazdan sonra ikinci bir krizin de nükleer enerji yüzünden yaşanacağı açık. Kanada’da son 50 yılda nükleer endüstriye verilen sübvansiyonların miktarı 17,5 milyar doları bulmuş[1]. Türkiye’de herkes pahalı elektrikten yakınır ama bir yandan da nükleer enerji gibi ülkeleri finansal bataklığa sürükleyen seçeneklere sübvansiyon verilmesi söz konusu olmasına rağmen sesini çıkarmaz.

Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği
Bugün bahsi geçen yenilenebilir enerji kaynakları içinde rüzgar enerjisinin kilovatsaat maliyetleri 4-6, hidroelektriğin 3-7, jeotermalin 4-7, biyokütlenin ise 5-12 sent arasında[2]. Bu maliyetler ülkeden ülkeye görede değişmekte. İşçiliğin ucuz olduğu ya da rüzgarın Türkiye gibi kuvvetli ve düzenli olduğu ülkelerde maliyetler daha da aşağıya iniyor. Bozcaada rüzgar santrali yüzde 40’lara varan kapasite faktörüyle Almanya ortalaması olan yüzde 20’lerin çok daha üstünde bir verimliliğe sahip. Bugün Almanya’da 20 bin MW’ın üstünde rüzgar kurulu gücü varken Türkiye’de bu rakam 50 MW’a ancak gelebildi. Yenilenebilir enerji kaynakları, enerjinin startejik araçlardan biri olarak benimsendiği günümüzde, gerek teknolojisi gerek yakıta ihtiyaç duymayışıyla dışa bağımlı kaynaklara göre önemli avantajlara sahip. Bir başka avantaj ise istihdam yaratması. Bugün sadece Almanya’da yenilenebilir enerji kaynaklarında çalışan insan sayısı 220 binlere yaklaştı.
Almanya'da hali hazırda 20 bin 622, İspanya'da 11 bin 615, ABD’de 11 bin 603, Danimarka'da 3 bin 136 ve Portekiz, İtalya ve İngiltere’de 2 bin MW civarında kurulu güçler var. Almanya tek başına Türkiye'nin tüm enerji santrallerinin sahip olduğu kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüne sahip. Türkiye'de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralin sağlayacağı elektrik enerjisini rüzar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkün. Almanya’da 2006 yılında eklenen rüzgar kurulu gücü 2 bin 233 MW. Nükleer enerji için bu, hayal bile edilemeyecek bir hız ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değil rüzgar olmalı.
Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek gerekse temiz bir çevrede yaşayabilmek için yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek, daha az tüketmek ve enerji verimliliğini ciddiye almak çok önemli. Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Resmi rakamlar , kayıp kaçak oranının %20 civarında olduğunu gösteriyor. OECD ortalaması ise sadece %7'dir. Türkiye bir güneş ülkesi olmasına rağmen gerek yalıtım, gerek plansız yapılaşma ve yanlış yapı malzemelerinin kullanılması yüzünden, Türkiye'de bir evin ısınması için Almanya'dan 6 kat fazla enerji harcanıyor. Beş kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü olan verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yok. Halbuki Türkiye'nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalışmalar olmalı. Bugün Gayri Safi Milli Hasıla’da 1000 Avro yaratmak için Türkiye 450 kilogram civarı petrol harcamak zorunda. Almanya aynı katkıyı 158 kilo eşdeğeri petrol, enerji savurganı ABD bile 313 kilogram ile sağlayabilmektedir. Üstelik tüm dünyada “enerji yoğunluğu” dediğimiz bu kavram giderek aşağıya çekilirken Türkiye neredeyse yerinde saymış ama pahalı petrol ve doğalgaz fiyatlarından yakınmayı sürdürmüştür. Öyle ki, yürürlükte olan yenilenebilir enerji yasasını BP, Shell ve Amerikan Enerji Ajansı’nın görüşünü alarak[3] aylarca bekleten Ali Babacan bile bugün cari açığın büyümesinde pahalı petrol fiyatlarının etkili olduğundan yakınmaktadır.

Nükleer atık sorunu çözüldü mü?
Nükleer santrallerin başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki maliyet hesaplamalarıyla açıklanacak kadar basit değil. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin sınırlarını zorlar. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” TAEK’in web sayfasında 2 yıl öncesine kadar yer alan şu bilgi de nükleer atık sorununun ciddiyeti hakkında bizlere bilgi vermektedir. Ortalama 1000 MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir.
Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallerden çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallerde su dolu havuzlarda soğutmaya alınır. Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322 bin tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Yeraltındaki depolara gömeriz diyenler, atıkların gömülmüş olduğu bir tek son depolama alanı gösteremezler. İçlerinde Plütonyum-239 gibi tam 240 bin yıl radyoaktif kalan atıkların oraya buraya atılabileceğine hangi 5 yıllık hükümetin karar vereceği de ciddi bir politik sorundur.

Çernobil son nükleer kaza mıydı?
9 Ağustos 2004’te, Mihama Nükleer Santral’inde meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralinin bir türbininden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralde, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşanması insanları ürkütüyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999), radyasyon sızıntısı olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı. Herhangi bir yağış halnde elbiselerin hemen yıkanması söylendi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yok. Nükleer santraller “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değiller. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yüksek ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı, örneklerde bile mevcut. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamayacağının en büyük kanıtı. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemli. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamaya işte bu yüzden yanaşmıyor.

Japonya’daki diğer kazalardan örnekler
Nisan 1998
Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı.
Temmuz 1997
Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı
Kasım 1997
Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme labaratuvarında yangın çıktı.
Ağustos 1997
Tokaimura santralinde, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi.
Mart 1997
Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı.
Aralık 1995
Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı.
Kaynak: BBC

Kazalar halktan gizleniyor!
Nükleer kazalar Japonya ile sınırlı değil. Çernobil kazasının 2 gün boyunca dünyadan saklanmaya çalışıldığı gibi dünyanın hemen hemen her ülkesinde bu kazalar halktan gizleniyor. En güncel örneği 18 Nisan 2007 yılında TASAM tarafından “Stratejik Rapor No:18” adı verilen belgenin 25. sayfasında yazılı. Uzun yıllar Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda çalıştığı belirtilen Önder Öner’le Prof. Vural Altın arasında geçen konuşma metne aynen şöyle aktarılmış: Ya, Önder Bey; bu Koreliler reaktörlerini A’dan Z’ye kendileri yapıyor.Sanki işi Japonya’dan bile iyi götürüyorlar. Çünkü orada ikide birde kazalar, sızıntılar filan oluyor. Hatta ölümler de oldu. Bu nasıl iş? Bir an durup düşündükten sonra, “Japonlar daha açık bir toplum dedi; “Bu konuda daha hassaslar, Hiroşima ve Nagazaki nedeniyle. Koreliler bazı şeyleri daha iyi gizliyor...” Bu tüyler ürpertici konuşma yıllardır Çernobil konusunda yaşadığımız gizemin nedenini de gayet iyi açıklıyor. Çernobil’in 21. yıldönümünde yapılan bu itiraf kulaktan kulağa yayılacak cinsten. Yayılmalı ki, nükleer kazaların halk sağlığı hiçe sayılarak gizlendiği gerçeğini bilmeyen kalmasın.




[1] Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000
[2] Renewable Energy Global Status Report 2005 – Worldwatch Institute
[3] 18 Ekim 2004, Dünya Gazetesi

***
“Radyasyondan Korunmanın En İyi Yolu Kaçmaktır”
28 Nisan 1986’da kazanın duyulmasıyla kendini Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sınırları dışına atanlardan biri olan Catriona Munro, kaza olduğunda Minsk’te bir bir öğrenci pansiyonunun çatısında güneşleniyordu. Haberi, BBC Dünya Servisi’nden duydu. İngiliz Havayolları kendisini Londra’ya getirmeden önce, Moskova’daki bir klinikte bazı testlerden geçmesi istendi. Gayger cihazıyla ölçümler yapıldı; kan testi, kilosu ve boyu ölçüldü. Londra’da kendisini fotoğraf makinalarıyla gazeteciler ve ellerinde gayger cihazlarıyla Ulusal Radyoloji Kurulu üyeleri karşıladı. Munro, radyasyondan korunmanın en iyi yolunun kaçmak olduğunu öğrendiğini söylüyor. Orada yaşayanlar için durumun daha acı olduğuna da değinen Munro, geride bıraktığı dostlarından birinden aldığı mesajı anlatıyor BBC’ye; “Sizin gidişinize gülmüştük ama şimdi benim çocuklarım devamlı hasta. Ormandan topladığımız mantarları yiyemiyor, gölde de yüzemiyoruz”.
Kaynak: BBC

Çernobil’deki yasak alan
Kazadan 21 yıl geçmiş olmasına rağmen santralin etrafını çevreleyen 30 kilometrelik alana girmek hala izinlere bağlı. İzin alabilirseniz, bu alanda rehber eşliğinde dolaşabiliyorsunuz, toprağa ve binalar değmemeniz öğütleniyor. Radyasyon uyarı levhalarıyla çevrili bu alandan çıkarken hem araçların hem de tek tek tüm insanların vücutlarındaki radyasyon seviyesi ölçülüyor.
Yüksek dozda radyasyon varsa, ölçüm yapan aletin sağ tarafındaki kapı açılmıyor ve siz alan içinde kalıyorsunuz. Yeşil ışık yandığında ise kapı açılıyor. Gözle görülemeyen sinsi düşman radyasyonu görmenin birkaç yolu da bu dedektörler. Bugün başta Belarus olmak üzere birçok ülkede kirlilik devam ediyor. Belarus’un yüzde 22’si 1986’da kirlenmişti ve bu oran şu anda sadece yüzde 21’e gerileyebildi. 
“Çernobil insanların kobay olarak kullanıldığı bir labaratuvara beziyor”
Eğer buradaki tüm farklı tıp enstitülerini gezerseniz hepsi size hastalıkların sayısında bir artış gördüklerini söyleyecektir. Neden böyle bir artış var? Dilediğiniz tahmini yapabilirsiniz. Çernobil, Ukrayna’da insanların kobay olarak kullanıldığı büyük bir labaratuvara benziyor. ...Çernobil’den önce çocukların kanser olması akla gelmez bir şeydi. Yılda en fazla 2 ya da 3 vakaya rastlıyorduk. 1989’da 7 vakaya rastladık. 1991’de 21 oldu. 1992-94 arasında 41 civarındaydı. Daha sonra 48, 50 42 vaka şeklinde yükseldi.
İgor Komisarenko
Komisarenko Endokronoloji ve Metabolizma Enstitisü Direktörü


“Çocuklarımız temiz süt içebilmeli”
Kırsalda yaşıyorsan neye ihtiyaç duyarsın? Arazi, su ve yol; sonrası mutlu bir hayat! Köyümüzde, gazın bitiği için şikayet etmezsin. Burada güzel bir toprağın varsa patatesini eker, temiz samanını biçersin. Çocuklarımız temiz süt içebilmeli. Şu an radyoaktiviteyle kirlenmiş durumda. Çernobil olmasaydı topraklarımız temiz olacak, burada yaşayanlar için hayat daha kolay olacaktı.
Danilo Vyzhichanin
Yelno Köyü Muhtarı

“Hükümet yaşamımıza son noktayı koydu”
“Sovyetler Birliği’nde insan yaşamının değeri yoktu. Orta yaşta, halihazırda ailesi ve çocukları olan insanları çağırmalıydılar. Benim gibi gençleri Çernobil’e göndermemeliydiler. Hükümet yaşamımıza son noktayı koydu. Geleceğimizi yok etti”. Sergey, Çernobil kazası sırasında Ermenistan’da askerdi. Kazadan sonra temizlik çalışmalarında görevlendirildi ve reaktöre 18 km. uzakta bir okulda kaldı. Her gün tasfiyecileri taşıyan aracı kullanıyordu. Şimdi her ay burun kanamaları ve şiddetli baş ağrıları çekiyor. 1989 yılında vücudunun sağ yanındaki kan damarlarının daha küçük olduğu ortaya çıktı. Riga’daki doktoru Çernobil’deki tasfiyecilerin yaşıtlarına göre 10-15 yıl yaşlandığını söylüyor.
Sergey Volkovs
Çernobil’deki tasfiyecilerden. Şimdi Latviya’da yaşıyor.
“Artık yeter, başka Kazımlar ölmesin”
Kazım Koyuncu 25 Haziran 2005’te aramızdan ayrıldığında sadece 33 yaşındaydı. Çernobil kazası olduğunda ise sadece 14 yaşındaydı. "Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil" diyor ve ekliyordu: "Eğer bu insanlar karşımızda çay içeceklerine erken teşhis için birtakım çalışmalar yapsalardı, sonuç daha farklı olurdu. Şimdi bunlar cinayet değil mi? Buna karşı önlem almamak o çok korktukları terörden daha kötü değil mi?" 33 yıla sığdırdığı kocaman bir müzik öyküsü ve Lazca müziğe yaptıkları unutulacak gibi değil. Trabzonspor’a olan aşkı da. Kazım Koyuncu’nun unutulmayacağını, 2005 yılında Hopa’daki cenaze töreninde herkes gördü. O Hopa ki, 2006 yılında Türk Tabipler Birliği ve Hopa Belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre kanserden adeta kan ağlıyordu. Yapılan araştırma sonucu Hopa’da son 3 yılda meydana gelen ölümlerin yüzde 47,9’unun kanser kaynaklı olduğu ortaya çıktı. Hopa Belediye Başkanı Yılmaz Topaloğlu, “Türk Tabipler Birliği ile ortak yürüttüğümüz bir çalışmada ilçede toplam bin 939 evde yedi bin 831 kişiyle konuşuldu. Son üç yılda hayatını kaybedenlerin sayısının 96 olduğu ve bunların yüzde 48’inin sebebinin kanser olduğu belirlendi. Afyonkarahisar’a bağlı Çobanlar ilçesinde son 5 yılda kanserden ölenlerin sayısı 26 iken, Hopa’da son üç yılda 46 olarak gözüküyor” açıklamasını yapıyordu.

Hiç yorum yok: